Tüm varlık âlemi içerisinde Hiç şüphesiz en önemli varlık insandır. Dünya ve içerisinde olan güneş, ay, hava, su, toprak, bitki, hayvan, tamamı insanoğlunun hizmetine sunulmuştur.

Allah cc varlıklar içerisinden insanı, insanlar içerisinden de peygamberler seçti. Peygamberlerin görevi İnsanlara Allah’ı ve Ahireti anlatmak, Onlara gidecekleri ve Allah cc razı olacağı doğru yolu göstermekti. Peygamberler halkası Hz Âdemi ile başlayıp Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem) ile son buldu.

Her kavme bir elçi gönderildi, bizimde hissemize Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem) düştü. Kimi kavimler elçilerine sahip çıktı kendilerine rehber bildi, kimi kavimler,  elçilerin değerini anlamadı, yurtlarından sürdü, hakaret etti onları şehit etti.

Allah’ı arayanlar, Ahireti umanlar, dünyaya geliş sebebini idrak edenler, Peygamberlerin kıymetini bildi; Elçiye ve elçinin getirdiği vahye sarıldıkça şeref kazandılar, Ondan yüz çevirenler helak oldu.

Allah cc kıyamete adım adım yaklaşmakta olan insanoğluna son elçi olarak  Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem) gönderdi. Hz. Muhammed’in  (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem) iki amcası vardı; Ebu Lehep ve Hz Hamza (r.a.).
Ebu Lehep O’na sahip çıkmadı, sözlerine kulak asmadı ve vahye sırt döndü. Hz. Muhammed’den (aleyhisselâm) yüz çevirdi, sonu dünyada rezilce bir ölüm oldu, ahiretteki durumunu ise Allah cc bizlere şöyle bildirdi;
“Ebû Leheb’in iki eli kurudu, kendisi de (helâk oldu!). Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak. Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da!” Tebbet Suresi


Efendimizin diğer amcası Hz Hamza (r.a.). ilk vahye tabi olanlardan, Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)  sahip çıkıp ona siper olanlardan, malını ve canını bu uğurda feda edenlerden ve getirdiği vahyi anlayıp tabii olanlardandı.
O’nun sonu nasıl oldu derseniz onun hayatı manevi anlamda sonlanmadı, Allah cc Şehitlere diridirler demekte.

O ölmedi, ebedi hayata doğdu. Aradan 1430 yıl geçti, ardından gözyaşı dökülmekte, çocuklara onun dine ve efendimize olan bağlılığı anlatılmakta.
Dünyada 1,5 milyar İslam âlemi onu yâd etmekte, ahirette ise, Allah’ın  (cc) razı olduğu  kulları arasında hasrolunacaktır. Efendimiz (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)    onların ardından şöyle buyurur:
“Uhud harbinde kardeşleriniz şehit olunca Allah Teâlâ onların ruhlarını bir takım yeşil kuşların içlerine koymuştur. Bunlar Cennet ırmaklarına gelirler, içerler ve Cennet meyvelerinden yerler. Sonra bu kuşlar, arşın gölgesinde asılı bulunan altın kandillere konup tünerler. Şehid ruhları artık böyle mesut bir hayata erişince; bizim cennetteki bu halimizi dünyadaki kardeşlerimize kim bildirir ki, onlar da bilsinler de cihatdan çekinmesinler demişlerdi” (Tecrîd,186 vd; İbn Sa’d, II; 148).

İki amca… iki hayat… iki tavır ve iki son.

Kaşıkçı elmasının hikâyesini duymuşsunuzdur. Bir fukara bu elması bulur ne olduğunu anlamaz ve kaşık yapıp satan bir esnafa 3 tahta kaşık karşılığı satar. Kaşıkçı işin farkına varır ve elması kuyumcuya iyi bir ücret karşılı  satar. Bugün müzede sergilenen paha biçilemeyen elması ilk bulan kişinin durumu bana, efendimizin kıymetini bilmeyenleri hatırlatır.
Allah cc  Mekke halkına   Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)    gibi bir peygamberi elçi olarak göndermiştir. Onlar ise dünyalık üç tahta kaşığa efendimizi sahipsiz bırakmıştır. Efendimiz Ebu Cehil’in kapısına kırk kez gider, Ebu Cehil  anlamak istemez, karşı çıkar…
Adı Amr bin Hişam olmasına rağmen, tarih onun adını bize Ebu Cehil (Cehaletin Babası) olarak ulaştırır. Okuması vardır, o günün devlet bakanıdır, fakat O kadar cahildir ki önündeki Nübüvvet hazinesini göremez, üç kuruşluk işlerle uğraşır, sonu cehaleti sebebi ile cehenneme yuvarlanmak olur.

Selman-ı Farisi (r.a.).;  Fars diyarında hakkı aramak ile meşgul iken bir haber duyar, son peygamber Medine’de zuhur edecektir. Yollara düşer, köle olarak çalışır, gece gündüz Son elçinin yolunu gözler… Hasret sona erer Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)   Medine’ye hicret eder, Farslı Selman Efendimizin yanına  koşar iman eder, ve ehli beytten (efendimizin ailesinden) olma şerefine erer. Selman Fars diyarından, başka ırkdan, başka toplumdandır  fakat ehli beyttendir artık…

Değer bilenler ile bilmeyenler, efendimizi rehber edinenler ile  yüz çevirenler…

Tarihin her döneminde Hz Adem aleyhisselâm ve   şeytan ile başlayan ve Habil ile  Kabil ile devam eden  bu iki grup hep var oldu ve hep var olacaktır.
Hepimiz nerde durduğumuzu kontrol etmek zorundayız. Hz Muhammad (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)    tarafında bulunup da hayatımızda  Ebu Lehep’çe işler mi yapmaktayız?

Hz. Hamza (r.a.).  gibi dinimiz uğruna, malımızla, canımızla ve tüm varlığımızla hak yolunda mı koşmaktayız?

Hz Muhammed (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)   tarafında olduğumuzu söyleyip, Ebu Cehilce(cahilce) işler mi yapmaktayız?

Selmani Farisi (r.a.) gibi hakka ve hakikate aşık, Hakkı bulmak ve yaşamak için yollara düşenlerden miyiz?

Eskiler dinleri peygamberleri ile isimlendirirmiş; İseviler, Museviler, Muhammediler şeklinde…

Musevi olanlar, Peygamberlerini gün oldu katletti gün oldu getirdiği mesajı yok ettiler.

İsevi olanlar Peygamberlerini İlah edindiler, mesajını tahrif ettiler…

Muhammedi olduklarını iddia edenlerin de kendilerini,  bulundukları konumu, söyledikleri sözleri, Hz Muhammed’in (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)      hayatını karşılaştırmaları gerekmektedir.
Eyüp el Ensari’nin (r.a.) hayatını okuduğumuzda, Efendimizin kendisine misafir olduğunda, Ben Allah’ın elçisinin üzerinde (üst katta) nasıl otururum dediğini okuruz da hayatımızda nasıl Eyüp el Ensari (r.a.) gibi bir tavır takınacağımızı düşünmeyiz.

Efendimiz (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)      sadece Ashabı Kiramın mı  peygamberi idi?

Sultan Abdulhamit hanın hayali, İstanbul ile Medine’yi birbirine bağlamaktır. Hicaz demiryolunu gerçekleştirmek için ferman yayınlar ve ilk bağışı da kendisi yapar. Demiryolu tamamlanıp Medine’ye ulaşıldığında raylar gül suyu ile yıkanır ve altlarına keçe döşenir ki  efendimizi maneviyatını rahatsız etmeyelim…

Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan

Fatih sultan Mehmet efendimizin  aleyhisselâm müjdesine nail olabilmek için 19 yaşında  gemileri karadan yürütür. Rumeli hisarına Muhammed ismini nakşeder ve muzaffer olur. Ancak  O’nun tek derdinin İstanbul’u almak olmadığını, makamda mevkide gözünün olmadığını tarih kitaplarında pek rastlamadığımız bir olay anlatır.
Fatih sultan Mehmet İstanbul surlarında gedik açılıp da sancağın surlara dikildiği görünce koşarak sancağın yanına varır, sancağı Ulubatlı Hasan dikmiştir ve üzerinde 19 ok yarası ve kızgın yağ yanıkları vardır. Fakat Ulubatlı Hasan  gülümsemektedir. Fatih Sultan Mehmet’in kucağında son nefesini verirken Efendimizi görüyorum bana gülümsüyor der. Fatih  hayıflanır ve keşke keşke şuan senin yerinde ben olsaydım der.


Bugün Ebu Cehiller ve Ebu Lehepler varlıklarını sürdürmekte, ancak Muhammed’i olanlar tahta kaşık peşinde koşmaktadırlar. Her geçen gün dünya bizi kendisine çekmekte, Dünyaya daha çok bağlanmaktayız.
Seven sevdiğinden ayrı kalınca yemeden içmeden kesilir, gözüne uyku girmez ve uyuduğunda sevdiğini hayal edermiş.
Maalesef Sevgiyi de kirlettik, sevgimiz heves oldu, geçici zevkler oldu. Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez diyenleri anlayamamışız.
Şehadet en büyük aşk şehit en büyük aşıkmış ta bilememişiz.



Ya Rabbi bizlere senin sevgini, Senin sevdiklerinin sevgisini ve Sevdiğinin amellerin sevgisini nasip et. Ya rabbi bizim değer yargılarımızı nefsimizin  değer yargıları ile değiştirme. Değersizleri değerli görüp ayağımızı kaydırma, değerli olanların değerlerini anlamayı bizlere nasip et. Ya rabbi Hz Muhammed’in (Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem)      değerini bilenlerden olmamızı nasip eyle ve  Muhammed Ümmeti  olmayı bizlere nasip et.

 

29 Mayıs 2019